Salı, 27 Haziran 2017

ıŞeyh Ebu Yahya El Libi'den Türkistan İslam Cemaati Mücahitlerine Nasihatler

4 Haziran 2012’de Amerika’nın insansız hava aracı tarafından  şehit (inşAllah) edilen  El Kaide’nin sembol isimlerinden Şeyh Ebu Yahya El Libi’nin Türkistan İslam Cemaati mücahitleri için hazırlamış olduğu risaleyi takipçilerimizin ilgisine sunarız .

Hamd, ‘Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size olan nimetini anın. Hani siz birbirinize düşmandınız Allah gönüllerinizi birbirine yaklaştırdı da O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz Allah sizi oradan kurtardı. Doğru yola erişmeniz için Allah size ayetlerini böyle açıklıyor.’ (Al-i İmran Suresi, 103) ve ‘Kendilerine açık belgeler geldikten sonra dağılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.’ (Al-i İmran, 15) buyuran Allah’a, salat ve selam Allah’ın kendisi aracılığı ile bizleri dalaletten kurtardığı, cahillikten çıkardığı, günah yollarından uzaklaştırdığı, bizi dağılma ve ihtilafa düşme konularında uyaran, toplanıp birlik olmayı emreden, çekişme sebeplerini ortadan kaldırmaya çağıran ve çekişme sonucu olacaklar konusunda bizi uyaran yüce peygamberine olsun. Zira cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.

Değerli, faziletli Doğu Türkistanlı mücahid kardeşlerime! (Allah onları korusun, sebat versin, düşmanlarına karşı yardım etsin, kendilerine hayır ve itaat yollarını kolaylaştırsın)

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Yüce Mevla’dan sizlere ulaşmasını dileyerek bu kelimeleri yazıyorum. Sizler hayırdan hayra koşarak Rabbinizi razı ediyor, şeytanlardan, insanlardan ve cinlerden düşmanlarınızı öfkelendiriyorsunuz.

Bilin ki –Allah beni de sizleri de tüm hayırlarda başarılı kılsın- Allah Azze ve Celle sizlere sayılamayacak ikramlarda bulunmuş, üzerinize insanın şükrünü yerine getirebilmesi bir yana sayamayacağı ihsanlar yağdırmıştır. ‘Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah bağışlayıcı, rahmet edicidir.’ (Nahl Suresi, 18).

Bu nimetlerin en büyüğü ise hiçbir nimetin kendisine denk gelemeyeceği İslam nimetidir. Sonra ardından size fitnelerin arttığı ve hakkın batılla karıştığı, insanların heveslerinin kendileriyle çekiştiği, şehvetlerinin kendilerini dağıttığı, her birinin farklı farklı yollar tuttuğu, gruplara, hiziplere ayrıldığı -bir zaman ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır- hakkı bilmede başarılı kılması gelir. Üstüne üslük sizler zorlu, Allah’a, Resulü’ne (s.a.s.) ve dostlarına karşı savaşını açıkça sürdüren, din ve dünyada bozgunculuk çıkaran, ekinleri tahrip edip nesilleri bozan, insanlara kalemin tarif etmekte aciz kalacağı düzeyde işkenceler tattıran, onları her şekilde bastıran, boğan, sıkan ve çileler çektiren, kendilerini her türlü araç ve hileye başvurarak; rağbet ettirip korkutarak hidayetten alıkoyan düşmanın (işgali, eli) altındasınız.

O düşman ki Müslüman nesilleri küfür, dinsizlik, fesat üzere yetiştirebilmek için çaba harcadı. Dıştan ve içten kendilerini bu doğrultuda değiştirdi. Bu, uzun yıllarca sürdüğü gibi sürmeye de devam etmektedir. Neredeyse bir an bile olsa bunu yapmayı bırakmıyor. Ne zaman bir aşama durursa şeytanları ona devam etmesini ve artırmasını ilham etti ve kendisini daha da inkar ve inada itti. Sizden her birinizin önünde, Allahu Subhanehu ve Teala’nın kendileri hakkında buyurduğu gibi; küfür ehlinin önceden peygamberlerine söylediklerinin bir örneği görüldü : ‘İnkar edenler peygamberlerine: ‘Kesinlikle ya sizi toprağımızdan çıkaracağız ya da bizim dinimize döneceksiniz’ dediler. Bunun üzerine Rableri onlara şöyle vahyetti: ‘Zalimleri mutlaka helak edeceğiz.’ (İbrahim Suresi, 13). Ve Şuayb Kavminin kendisine ve müminlerden takipçilerine dediği gibi: ‘Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri dediler ki: ‘Ey Şu’ayb! Ya seni ve seninle birlikte iman edenleri kasabamızdan çıkaracağız, ya da dinimize döneceksiniz.’ O da şöyle dedi: ‘İstemesek de mi?’(Araf Suresi, 88).

Bu ateistler onlardan da ileri giderek sizin Allah için yola çıkıp hicret edip ibadet ederek istediğiniz yere gitmenizi bile kabul etmedi. Önünüze engeller diktiler, yolları kestiler. Kulları dinlerinden döndürmek, akidelerinden uzaklaştırmak için ve kendileriyle beraber iğrenç, acı inkar denizinde batsınlar diye her türlü işkenceyi yaptılar.

Bu kötü maksada ulaşabilmek için tuttukları yollarda farklı farklı yöntemlere başvurduktan sonra insanların ancak milletlerine dönmelerini (ateist olmalarını) kabul ettiler. O kadar ki erken dönemde İslam nurunun kapladığı ve uzun süre kaldığı bu ülkede ‘din’ tuhaf bir şey haline geldi. Onun (İslam’ın) hakikatlerinden bir şeye bağlı kalan da korku içinde, tetikte ve kaçak halde yaşıyor. O kadar ki neredeyse nefeslerini bile tutuyor. Ya Allahu Teala’dan gelip düşmanı tarafından helak olmasını sağlayacak bir fetih ya da Allah’ın geniş arzında hicret yolunun kolaylaşması aracılığıyla bu felaketlerden, zulmün karanlıklarından kurtulabileceği bir çıkış yolu bekleyip gözetliyor.

Bu bekleyişini de Allahu Teala’nın şu vadine güvenerek sürdürüyor: ‘Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. Artık yalnız bana kulluk edin.’ (Ankebut Suresi, 56). Sizden her birinizin hali, hicret etmekten çok umutlu olduğu ve düşünceleri dünyanın dört bir yanında, üzüntülerin selinde dolaştığı o anlarda neredeyse Allahu Teala’nın kendileri ve halleri hakkında şöyle buyurduğu kimselerle uyuşmaktadır: ‘De ki: ”Eğer bizi şu durumdan kurtarırsa mutlaka şükredenlerden olacağız’ diyerek kendisine açıktan ve gizlice yakarışta bulunduğunuz Allah’tan başka sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır?’ (En’am Suresi, 63).

İşte bu halde iken sizden hiçbiriniz Allah’ın cihad sahalarında kolaylaştırdığı; Rabbine ibadette tam özgürlük, kalbinde imanın lezzetini ve tadını hissedebilme, sürekli olarak dine hizmet, insanın kaybettiği en değerli şey olan samimiyet, muhabbet, sevgi ve kardeşlik, insanın kardeşleriyle sürekli görüşebilmesi, gizli olmadan açıkça, korkmadan güven içinde toplanabilmesi, kendisinden uzak kalan birçok hayır yolu ve hakka götüren ve anlamasını sağlayan ufuk gibi nimetleri bulabilmeyi aklından geçirmiyordu.

Sonra Allah size daha fazlasını verdi ve çoğunuz üzerinize musallat olan şerden canını kurtarmaktan başka bir şey istemezken o ülkede cihada hazırlık sebeplerini hazırladı. Aynen Allahu Teala’nın şu ayeti kerimesinde buyurduğu gibi: ‘İstediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.’ (İbrahim Suresi, 34). Şu noktada hepinizin nefsi ve rabbine karşı dürüstçe durup bakması gerekir: Nasıldı ve şu an nerede?! Sıkıntı, korku, şiddet, eziyet, şaşkınlık, tasa, huzursuzluk içindeyken şimdi genişlik, güvenlik, kolaylık, afiyet, feraset, huzur ve istikrar üzere. Nimetin kıymeti, zıddının hatırlanması ile bilinir. Aynı şekilde Allahu Teala’nın, Bedir günü zafer kazanıp da ganimetler hususunda ihtilafa düşmelerinden sonra Sahabeye (r.anhum) ne belalar içinde iken nimetler ve neşeye boğulduklarını hatırlattığı gibi nimete çok alışmak da insana nimetin kıymetini, değerini unutturur. Zira Allahu Teala bu konuda şöyle buyurmaktadır: ‘Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz.’ (Enfal Suresi, 26).

 

Peygamberine nimetlerini ve eskiden ne durumda olduğunu hatırlattığı gibi: ‘O seni bir yetim olarak bulup da barındırmadı mı? Seni hidayetten habersiz bir halde bulup da hidayete iletmedi mi? Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi?’ (Duha Suresi, 6-7-8).

 

Şüphesiz ki her kim Türkistan’da çektiği ızdırapları ve sıkıntıları, alçak, dinsiz Çinlileri ülkenin dört bir yanında kibirli bir şekilde ve küstahça övünüp gururlandıklarını, insanlara zulmedip saldırarak baskı yaptıklarını, baskıya maruz kalan kişininse buna karşılık olarak kendilerini engelleyemediğini ya da üzerinden defedemediğini, hatta belki de kendilerine gözünü kaldırıp bakamadığını ya da kendilerinden bıkıp sıkıldığını gözünün önüne getirir de sonra şu anda içinde bulunduğu bol nimetlere, büyük onura bakarsa işte o vakit Allah’ın, kendisi üzerindeki nimetinin çok büyük olduğunu anlar. Bu, Allah’a boyun eğip emirlerini yerine getirmenin, O’na ibadet etmede, Allah’a şükretmek ve işlediğimiz günahlardan ötürü nimetlerini elimizden almaması için çalışıp gayretli olmanın, rızasını kazanmak için uğraşmanın en büyük sebeplerindendir. Allahu Teala’nın şu ayeti kerimesinde buyurduğu gibi: ‘Başınıza gelen herhangi bir musibet, sizin ellerinizin kazandıklarından dolayıdır. Çoğunu da affeder.’ (Şura Suresi, 30).

 

Allahu Teala’dan bizlere de sizlere de selamet ve afiyet vermesini diliyoruz.
Öyleyse maksat –değerli kardeşlerim- sizin ne halde, ne koşul altında olursanız olun işgal altındaki, mazlum, yaralı, mahrum ülkenizde ne durumda olduğunuzu, her birinizin orada çektiği çeşit çeşit baskıları, aşağılanmaları, zulmü, hasreti ve üzerinizden defedecek kimseyi bulamadığınız sindirme politikasını –ki aileleriniz ve kardeşleriniz o acıları orada hala çekmektedir- asla unutmamanızdır. Bu da her taraftan kuşatan ‘tam acziyet’ nedeniyledir.

Öyle ki acımasız zalim düşman, ülkenin her tarafını sarmış, ne bir ahit ne bir anlaşma gözetmektedir. İnsanların çoğu ölümü tercih ediyor ve her birinizin acısını, ızdırabını tattığı, elemlerini kendinde, ailesinde, akrabalarında, komşularında ve dahası tüm halkında yaşadığı bu sefillik karşısında ölümü daha basit, kolay görüyor. Bu zulüm çeşitlerinden ve türlerinden ne bir yol ne bir çarşı ne bir okul ne bir ev ne de bir cami muaf tutulmuştur. O kadar ki insanın en özel şeylerine kadar karışılmış ve doğumda kendilerine belli bir sınır dayatılmıştır.

Ben, sizlerin hepinizin bu gerçekleri ve daha da fazlasını bildiğini biliyorum. Ne kadar betimlemeye çalışsam da sizin yaşadıklarınızı ve gördüklerinizi ifade edemem. Zira bir şeyin haberini duymak, görmek gibi değildir. Ancak ben sizlere üzerinden çok zaman geçmesi nedeniyle zihinlerinizden gitmemesi için hatırlatıyorum. O acıları anıp hatırlatmam, içlerinizdeki acıları körüklemek ya da neredeyse kapanmak üzere olan yaraları deşmek değil aksine o hali hatırlayıp göz önüne getirmeniz ve Allah’ın sizlere nimetleriyle kıyaslamanız, genişlik, güven zamanının uzunluğu ve Allah Teala’nın bizlere ve sizlere nimetlerinin birbirini izlemesiyle unutmamamız içindir. Zira uzun süre nimet içinde olup da o nimete alışmak sahibine –Allah korusun- o nimetin kıymetini unutturabilir. O kişi nimeti inkar eder de sonra kendisi de reddedilenlerden oluverir ve en çok ihtiyacı olduğu bir vakitte o nimet –bu nimet ister dini ister dünyevi olsun- elinden alınıverir. ‘Bu şundan dolayıdır ki, bir topluluk kendi (iyi) durumunu değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimetini değiştirmez ve Allah işitendir, bilendir.’ ( Enfal Suresi, 53).

Allahu Teala ayrıca şöyle buyuruyor: ‘Bir topluluk kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir topluluğa kötülük (azap) dileyince de artık onu geri çevirmeye yol yoktur. Onların O’ndan başka velileri da yoktur.’ (Ra’d Suresi, 11).

 

Değerli kardeşlerim, sizlerden her biriniz evinden çıktı, ailesini ve vatanını terk etti. Belki o vakit bazılarınız kendini zulümden koruyup kurtarmak ve baskının yükünden kurtulmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Allah yolunda hicret edince hiç beklemediği bir genişlik buldu. Karşısında Allahu Teala’nın şu ayeti kerimeleri canlandı: ‘Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne hicret etmek üzere evinde çıkar da yolda kendisine ölüm ulaşırsa Allah’ın ona ecir vermesi hak olmuştur. Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir.’ (Nisa Suresi, 100). ‘Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. Artık yalnız bana kulluk edin.’ (Ankebut Suresi, 56).

Gerçekten de hicret ettiği yerde kendine, her kim yurdunda iken kendisine eziyet ediyor idiyse ona boyun eğdireceği bir mekan buldu. Rızkında ve tüm işlerinde genişlik buldu. Önünde bulduğu şeyler arasında bir de, dürüstlük ve iman ehlinin –öyle olduklarına inanıyoruz- büyük gayretle kurduğu, meydana getirmek, oluşturmak, binasını inşa etmek, gençlerini toplamak, o ülkeyi bozgunculardan ve dinsizlerden kurtarmaya ve savaşabilmeye vesile olsun diye kurulup güçlendirilmesini sağlayabilmek için uğrunda yorulup sabahladığı bu mübarek cemaati buldu. ‘Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Ey Rabb’imiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder’ diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?’ (Nisa Suresi, 75).

 

Sizden her biriniz programlar yapılmış, dayanışmalı olarak çabalar harcanmış şekilde; her şeyi önünde hazır buldu. Buna aşırı derecede sevindi ve çok memnun oldu. Bulup gördüklerini hayra yordu. Ümmeti ve halkı zulüm görenlerin kalplerinin ferahlayacağına dair büyük ümit hissetti. Allahu Teala’nın şu kavlinin bir kısmın gerçekleştiği o günü bekleyerek azmi ve maneviyatıyla hazırlığını yaparak harekete geçti: ‘Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah alimdir, hakimdir.’ (Tevbe Suresi, 14-15).

 

Bununla beraber Allah kendisine, Allahu Teala’nın çeşitli; başka düşmanlarına karşı da cihad edebilme yolunu kolaylaştırmıştır. O, düşmanlarına karşı mücahiddir. Aynı zamanda kendi nefsinin de düşmanıdır. İslam’ın cephelerinden bir cephede ribattadır. Muhacir ve kardeşlerinin destekçisidir ki bu, türlü türlü nimet, artan bir lütuftur. Bu nedenle bu cemaatin yanında yer almak ve bu cemaati korumak için tam bir dayanışma ve yardımlaşma içinde olmak, donanımla takviye edilmesi ve sayıca artırılması için çaba harcamak, gidişatını doğru yönde kılmak için birbirinize nasihatte bulunmanız; tüm bunlar sizin yaptığınız en iyi işlerden sayılmaktadır. Ayrıca şüphesiz ki bu, kafirleri en çok öfkelendiren hallerden biridir. Şu da bilinmelidir ki en zarar verici ve en öldürücü silah mücahidlerin safları arasında ayrılık, ihtilaf ve çekişme olmasıdır. Çünkü bir kere kendi içinde ihtilafa düşen bir ordu, düşmanına karşı zafer kazanamaz. Kazansa da bu zaferi koruyup gözetemez. Aynen Allahu Teala’nın bizlere yüce kitabında bildirdiği, tarihin tanıklık ettiği ve gerçeklikte gördüğümüz gibi! Bu noktadan yola çıkarak nasihat, hatırlatma ve Allah Resulü’nün (s.a.s.), sizlerin de bildiği şu yüce hadisindeki kavline isticaben size bu kelimeleri yazıyorum: Temim Ed Dari (r.a.) şöyle rivayet eder: Allah Resulü (s.a.s.) “Din nasihattir” buyurdu. Biz kendisine: “Kimin için nasihattir?” dedik. Peygamber Efendimiz: “Allah, Kitabı, Resulü, mü’minlerin yöneticileri ve tüm müslümanlar için nasihattir” buyurdu.’ (Müttefekun aleyh)

 

Cerir’den (r.a.) şöyle rivayet edilmektedir: ‘Resûlullah (s.a.s)’e namaz kılmak, zekat vermek, her Müslüman’a öğüt vermek üzere biat etmiştim.’ (Müttefekun aleyh).

 

Bu nedenle burada bazı noktaları hatırlatacağım:
İlk nokta: Bilin ki –Allah beni de sizleri de her türlü hayra muvaffak eylesin- bir Müslüman’a isabet eden en kötü hastalık, hevasına uyması bu sırada da diğer insanların kendisini hak ve basiret ehli zannetmesidir. Bu hastalık gizli, kalbin derinliklerinde gömülü olabilir. Bazen ortaya çıkıp bazen de gözden kaybolabilir. Hevaya tabi olmak, kişinin içinde bir şeyi nüfuz sahibi kılmasıdır ya da kalbinin bir şeyin sevgisiyle dolması ya da bir fikrin kendisinde yerleşmesi de demektir. Bu (fikir, sevgi), onun içinde büyüyüp serpilir, kalbin derinliklerine köklerini salar. Öyle ki sonunda sevdiği ve arzuladığı şeye muvafakiyet gösterir. Ona karşı tarafsız kalmayı ya da ondan vazgeçmeyi düşünemez.

 

Daha sonra bu (içinde yerleşen), daha tehlikeli bir hal alır ve ‘doğru’ ile ‘yanlış’ı, ‘hak’la ‘batıl’ı kıyasladığı terazi haline gelir. Nefsinin benimseyip kalbinin (yani hevasının) kendisinde karar bulduğu şeyi kabul eder, ona yönelir, ondan memnun olur, onu savunur, onun hakkında hiçbir itirazı kabul etmez, ondan bahseden herkesi över, kim de ona muhalefet ederse ondan nefret edip kaçar, ona itiraz eder, kendisine her türlü vesile ve hile ile karşı koyar. Bu hastalık insanlarda farklı farklı düzeydedir. Ancak ondan güvende olanların sayısı çok azdır. Bazısı çok hastadır bazısı ise az.

Bu nedenle Allahu Teala’nın kitabında geçtiği her ayette, mevzuda heva kötülenmiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle kitabında hevayı zikrettiği her bölümde (ayette, surede) mutlaka hevayı yermiştir.’ Eş Şa’bi de şöyle demiştir: ‘heva, heva olarak isimlendirilmiştir, çünkü sahibini batırır.’

 

Bu hastalığın ilacı ise hakkı aramada tüm taraflardan bağımsız olma, (bulduğunda da) tereddütsüz ve ağırdan almadan ona uymada, itaat etmede, onun (hakkın) hakkında çekişmeye kalkıştığında nefsi ona doğru itme ve rağbet ettirmededir. Zira nefis kötülüğü emredicidir. (Nefis) Batıla hakkın elbisesini giydirdi. Böylece hak, sahibine karışık gelir oldu. Nefis insanı kademeli olarak ağına düşürmek için, (batılı) cezp edici şekilde allayıp pullayıp süsleyerek kandırıyor. Ondan sonra da Allah’ın dilediği dışında (koruduğu) neredeyse kimse (bu tuzaktan) kurtulamıyor.

Kendisini hak hareket ettirip, ilim yol göstericisi olacağına, basiret onu yönlendireceğine nefsi kendisini hevalarıyla sürükleyip çekiyor. Haktan da nefsinin kendisine gösterdiğinden başka bir şey göremiyor. Nefsi de kendisine ancak istediğini ve kendisini helak edecek şeyi gösteriyor. Aynen Allah Resulünün (s.a.s.) şu hadisinde geçtiği gibi: ‘Ümmetimden öyle kavimler çıkacak ki, kuduz hastalığına yakalanan bir kişinin bu hastalık nasıl bütün vücuduna işleyip yayılırsa, benim sünnetime aykırı olan bid’atler de bu kavimlerin bütün vücuduna işleyip yayılacaktır.

Öyle ki, vücudlarında bid’atin nüfuz etmediği ne bir damar kalır, ne de bir mafsal.” (Ebu Davud, Ahmed)

‘Kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsini kötü arzularından alıkoyarsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir.’ (Naziat Suresi, 40-41). Allahu Teala arzulara uymanın, sapıklık ve zulme giden bir yol olduğunu da bildirmiştir. Zira peygamberi Davud aBu arzular kendisini görmez duymaz kılar. Şöyle dendiği gibi: “bir şeye sevgin seni kör sağır eder.” Bir hadis olarak rivayet edilmektedir. Ancak bu hadis zayıftır. Allahu Teala bizlere cennete giden yolun nefsin arzusuna muhalefet etmekte olduğunu bildirerek şöyle buyurmaktadır: leyhisselam’a şöyle buyurmaktadır ‘istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır.’ (Sad Suresi, 26). Allahu Teala ayrıca şöyle buyuruyor: ‘Şu halde adaleti yerine getirme konusunda kendi tutkularınıza uymayın.’ (Nisa Suresi, 135). Yine bir başka ayette ise şöyle buyuruyor: ‘Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar kendi arzularına uymaktadırlar. Allah’tan (gelen) bir yol gösterici olmaksızın arzularına uyandan daha sapık kim olabilir? Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.’ (Kasas Suresi, 50).

Bununla birlikte sorunların büyük kısmının çözülmesini engelleyen, karmaşıklığını artırıp daha da kötü hal almasına neden olan en önemli unsurlardan biri, nefislere ağır basıp kendisine uyulan arzular, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğenmesidir. Eğer arzu bir de zayıf görüş ve bu görüşe fanatik bir şekilde bağlılıkla birleşirse ortaya çıkacak kötü sonucu hiç sorma! Allah hepimizi tüm şerlerden ve kötülüklerden korusun.

Allahu Teala aralarında anlaşmazlık olduğu zaman çözüm bulabilmeleri için müminlere açık ve net bir yol belirlemiş, sadece kendi görüş ve fikirlerine terk etmemiş, işlerini tecrübelerine dayandırmamıştır. Aksine onları ihtilafa düştükleri takdirde kitaba ve peygamberinin (s.a.s.) sünnetine döndürtmüştür (başvurmalarını emretmiştir). Zira Allahu Teala yüce kitabında şöyle buyurmaktadır: ‘Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere ve sizden olan yöneticilere itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir.’ (Nisa Suresi, 59).

Bu da akılların farklı farklı, rağbetlerin ve deneyimlerin çeşitli olmasındandır. Aynı şekilde bu tecrübelerden istifade etme, ibret çıkarma konularında da insanlar arasında büyük farklılık görülmektedir. Bunlardan hiçbiri (akıllar, görüşler, tecrübeler…) çekişmenin sona erdirilmesi için bir mizan, bir merciî, ihtilafın ortadan kaldırılması için bir yol kılınmamıştır. Bilindiği üzere alimler, anlaşmazlığın Allah’a götürülmesinin kitabına (Kur’an’a), peygamberine (s.a.s.) götürülmesinin de –peygamberinin vefatından sonra- sünnetine başvurulması olduğu üzerinde ittifak etmiştir. Müslüman bir kimsenin arzulara uymaktan şiddetle kaçınması gerekir. Arzuları bertaraf etmek için nefsine karşı cihad etmeli, nefsini hastalıklarından tedavi etmeli, arzulara karşı kapılarını kapatmalıdır. Aciz olup nefsine, arzularına uyan, boş kuruntular içinde olan, tüm bunları yaparken de Allah’tan yardım isteyen, kendi görüşünü haklı gören ve kabul edilir olduğuna inanan, daha başından aksini görse bile tüm hayrın kendisine tabi ve teslim olunmasında olduğuna kani olan bir kimse olmamalıdır. Zira Allahu Teala bu nedenle bahsi geçen ayetin sonunda şöyle buyurmuştur: ‘Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

İbn Cerir et-Taberi’nin dediği gibi: ‘Yüce Allah’ın ‘Bu’ sözcüğünün manası, anlaşmazlığa düştüğünüz her şeyi Allah’a ve Resulü’ne döndürün’dür= Döndüğünüzde Allah katında daha hayırlıdır. Dünyanız için de daha iyidir. Çünkü bu sizi anlaşmazlık ve fırkacılığı bırakıp birliğe çağırmaktadır. ‘Sonuç bakımından daha güzeldir’ ise: Övgüye en layık yaşam ve sonuç, en güzel akibettir’ demektir.’

İkinci nokta: Şunu bilin ki –Allah hepimizin basiretini ve bilincini artırsın- Müslümanların kelimelerinin bir olması ve toplanmaları Hanif dinimizin en önemli asıllarındandır. Bu bizlere Allah’ın kitabında ve peygamberinin (s.a.s.) sünnetinde emredilmiştir. Zira birlik ve beraberlikle emredildik, bölünüp ihtilafa düşmekten nehyedildik. Bir de bu anlaşmazlığa bir de taassup ve kin karışırsa bu durumda en şiddetli şekilde paylanan anlaşmazlık halini alır. Aynen Müslümanların genelinin birçok halinde görüldüğü gibi! Özellikle mücahidler arasında böyle bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda ise bu anlaşmazlıkları neticesinde düşmanın gerçekleştirmeye çalıştığı bitkinlik, zayıflık ve başarısızlık söz konusu olur ve (mücahidlerin) güçleri kırılır. Allahu Teala’nın şu ayet-i kerimede buyurduğu gibi: ‘Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, devletiniz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir.’ (Enfal Suresi, 46).

Bu anlaşmazlığın etkisi Uhud günü; bazı okçuların Allah Resulü’nün (s.a.s.) emrine muhalefet etmesinde kendini göstermiştir. Zira bazıları dağın üzerinde sabit kalırken bazıları ganimeti elde etmeyi arzu ederek dağdan inmiştir. Bunun üzerine Allahu Teala’nın şu ayetinde buyurduğu gibi zaferin ardından (Bedir’deki zaferin ardından) yenilgiye uğramışlardır: ‘Şüphesiz Allah size vaadettiğini yerine getirdi. Allah’ın izniyle onları kırıp geçiriyordunuz. Ancak (Allah) sevdiğiniz şeyi size gösterince gevşediniz, yapılması gerekende tartışmaya girdiniz ve karşı geldiniz. Sizden kimisi dünyayı, kimisi de ahireti istiyor. Daha sonra (Allah) sizi denemek için onlardan çevirdi (yenilgiye uğrattı). Şüphesiz O sizi bağışladı. Allah mü’minler için lütuf sahibidir.’ (Al-i İmran Suresi, 152).

Es Sa’di, tefsirinde ‘Şüphesiz Allah size vaadettiğini yerine getirdi’ kavlini: yani zaferle yerine getirdi, onlara karşı size yardım etti. O kadar ki size sırtlarını döndüler. Onları öldürüp kendilerine karşı zafer kazandıktan sonra kendi hezimetinizin sebeplerinden biri ve kendinize karşı düşmanınızın yardımcısı oldunuz. Kendinizden başarısızlık hasıl olunca da –ki bu da zayıflık ve gevşemedir- çekiştiniz. Bunda ise Allah’ın birlik olma, anlaşmazlığa düşmeme emrini terk söz konusudur. İçlerinden (okçuların) bazıları ‘Allah Resulü’nün bize merkez kıldığı burada kalalım’ dedi. Bazıları ise ‘Düşman yenildi. Biz burada boşuna beklemeyelim, tehlike kalmadı’ dedi. Böylece Resule isyan ettiniz. Nihayet size sevdiğiniz şeyi –düşmanın mağlubiyeti- gösterdikten sonra emrine uymayı terk ettiniz.’

Kuşkusuz ki aslında olması gereken dünyanın bir ucundan diğer ucuna tüm Müslümanların tek bir imamın emri altında olmasıdır. Ancak bu şu anda çok zor olduğu ve uzun zamandır söz konusu olmadığı için Müslümanların imkan çerçevesinde birleşmenin hakkını vermeleri gerekir. Nerede bir cemaat oluşturabilirlerse de ‘cihad’ gibi dinin vaciplerinden birini yerine getirmelidirler. İşte bu onlardan istenendir. Buna gayret etmeleri, bunu icra edip gerçekleştirebilmek için çaba sarfetmeleri gerekir. Bilindiği gibi aynı söz üzerinde olma, kalplerin dostluğuna, safların sıkılaştırılmasına en çok ihtiyaç duyulan ibadet, Allah yolunda cihad ibadetidir. Zira cihadda anlaşmazlığa düşmek başka hiçbir şeyde anlaşmazlığa düşmeye benzemez. Mücahidler arasındaki çekişmenin; ‘başarısızlık’ ve ‘düşmanın galip gelmesi’ gibi sonuçları genellikle çok çabuk ve acı verici bir şekilde kendini gösterir. Bu nedenle Allahu Teala’nın şu ayetinde buyurduğu gibi emir ve askerleri arasında sözün bir, saffın kenetlenmiş olması için ortak bir söz üzerinde toplanmak gerekir: ‘Şüphesiz Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.’ (Saf Suresi, 4).
Bazı tefsir alimleri ayetin anlamları arasında şunu saymıştır: ‘Sözün bir olması için düşmanlarına karşı savaşta durumlarının eşit olması ve kenetlenmiş bir bina gibi bazılarının bazılarını dost edinmesi.’ Bunun nedenle alimler, dindar da olsa facir de olsa tüm imamlarla (liderlerle) cihad etmek gerektiğine ifade etmiştir. O kadar ki bunu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in akidesinden kılmışlardır.

Bilindiği gibi cihad ibadeti hakikatinde topluca yapılan bir ibadettir. Yani ordularla, bölüklerle bu ibadeti eda edersin. Uğrunda savaştıkları şeyin ne olduğuna göre toplanmaları uzun zaman da alabilir kısa da sürebilir. Bu tabi ki güçlü bir İslam devletinin varlığında söz konusu idi. Devletin lideri, komutanıyla beraber orduyu belli bir yere belli bir görevle gönderirdi. Ordu da görevini yerine getirmiş üzerine düşeni yapmış olarak geri dönerdi. Bu ordunun ya da bölüğün toplanması geçici, belli bir süreliğine ve üzerlerine yüklenen belli bir görevi yerine getirmek için olurdu. Allahu Teala insanları farklı farklı doğalarda, çeşitli davranışlarda ve farklı ahlaklarda yaratmıştır. Aralarında güçlüsü, zayıfı, yumuşak başlısı, cahili, dikkatlisi, acelecisi, kendisiyle kolay geçinileni, inatçısı, cesuru, korkağı vardır. Ve insanlar, her birinde farklılık gösterdikleri birçok özelliğe sahiptir. Ordular farklı sıfatlara ve özelliklere sahip insan topluluklarını kapsadığı için de kendilerine bir emir kılındı ve işlerinin düzgün gitmesi için bu emirin sözünü dinleyip itaat etmek, emirleri karşısında kendi nefislerinin isteklerinden taviz vermekle emrolundular. Şeriat kendilerine (komutanlarının) emirlerine itaatte kendilerine temel alacakları açık ve net bir sınır kılındı. Öyle ki eğer bu emirler haddi aşarlarsa ne dinlenirler ne de kendilerine itaat edilir. Bu da kendilerine apaçık şekilde isyanı emrettiği durumda söz konusu olur. Bu konuda şer’i birçok metin vardır. Örneğin Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Bir müslümanın, günah işlemesi emredilmediği sürece, sevdiği veya sevmediği bütün konularda itaat etmesi şarttır. Bir günah işlemesi emredildiği zaman ise kimseyi dinleyip itaat etmez.” (Müslim)

Ordular işte bu şekilde disipline olur, çekişmeden korunur, söz bir olur, anlaşmazlıktan muhafaza edilir. Bu şekilde en büyük gaye gerçekleştirilir ki bu da düşmanın defedilmesidir. Bununla birlikte emirlere itaat, nefsin hoşlanmadığı hatta nefse çok ağır gelen şeyde itaat etmeyi de kapsar. Şeriatın bunu dikkate almaması (emrin nefse ağır gelmesini) daha büyük bir menfaat içindir ki o da sözün birliğidir. Aynı şekilde daha büyük zararı defetmek içindir ki o da safların bölünmesi, ardından da düşmanın üstünlüğü ele geçirmesidir.

 

Ve siz değerli kardeşlerim; sayıları çok, donanımları da çok büyük bir düşmanla karşı karşıyasınız. O size gece gündüz tuzak kuruyor. Yurtlarınızda egemenliği ele geçirdi. Erkeklerinizi öldürdü, hayırlılarınızı aşağıladı, evlatlarınızı ve kardeşlerinizi Allah’ın diniyle bağlantısı olan her şeyden mahrum etti ve o, dünya ve din işlerinde bozgunculuk çıkaran en üst sınıf saldırgan düşmandır. Bu gibi güçlü, acımasız bir düşmana karşı koyacak kesimin maddi ve manevi gücünün olabildiğince büyük olması gerekir. Bu güçler arasında da sözün birliği, kendilerine karşı savaş ve şerlerini defetmek için Müslümanların toplanması bulunur. Allah kardeşlerinize bir cemaat kurmayı nasip edip kolaylaştırdı. Bu vacibi yerine getirmek için yapabileceği tüm hazırlıkları yapıyor. Emirlerinden birçoğu daha yolun başında iken şehid edildi. Denemiş; tecrübeli herkes de bilir ki cemaatlerin kurulup oluşturulması hiç de basite alınacak bir iş değildir. Özellikle de eğer koşulların şiddet ve kasvetini Allahu Teala’dan başkası bilmiyorsa! Sizden her birinizin bu cemaati kendi cemaati olarak görmesi, bu cemaatten, güçlendirilmesinden, muhafaza edilmesinden, dalalet ve sapmalardan, düşmanın hile ve tuzaklarından korunmasından kendisi sorumluymuş gibi hissetmesi, hakla desteklemesi, taassuptan ve saldırganlıktan uzak bir şekilde aksine adalet ve insafla; iyiliği nasihat etmesi gerekir.
Her biriniz şunu bilmelidir; cemaatin gücünü en çok destekleyen şey –doğruluk ve takvadan sonra- kenetlenmiş bir bina gibi olması için saflarının korunmasıdır. Sizler çok iyi biliyorsunuz ki dinsiz düşmanlarınız, mücahidlerin saflarının bölünmesi, aralarında anlaşmazlık çıkması ve kendileriyle uğraşmak yerinde aralarındaki çekişmelerle meşgul olmaları kadar bir şeye sevinmez. Uzun yıllardır ordularca bilinen savaş hilelerinden biri de şudur: Dahi komutanın, kurduğu tezgah, plan ve tuzağıyla düşmanın birliğini bozup bölmeye çalışması gerekir. Zira düşmanı yenmesinde kendisine en çok yardımcı olan budur. Bu nedenle Allahu Teala’ya itaat için toplandığınızda birbirinize nasihatte bulunun, hatırlatın, birbirinizi alttan alın, birbirinize kolaylık sağlayın. Şunu da daima aklınıza getirin: Sizi bekleyen görev –bu görev de Türkistan’daki Müslümanların kurtarılmasıdır- düşmanınıza karşı savaşınızda faydalanılabilmeniz mümkün tüm güçlerin toplanmasına ihtiyaç duymaktadır. Yol uzun, savaş sert ve düşman vahşi. Hedefler ise büyük. Bu nedenle de bakışınız ve planınız da tüm bunların ölçüsünde olmalıdır. Şunu da bilmelisiniz ki anlaşmazlıkların tümü şerdir. Abdullah bin Mesud’un (r.a.) dediği gibi kendi üzerinize kötülüğü çekmeyin ve kendi ellerinizle düşmanınıza kendinize karşı yardım etmeyin. Allahu Teala’dan kalpleri birbirini ısıtmasını, mücahidlerin ve tüm Müslümanların sözlerini kendi sevdiği ve razı olduğu yol üzere birleştirmesini niyaz ediyoruz.
Aceleyle ancak bunu yazabildim. Konuyu bir kerede kestim ancak henüz tamamlanmış değil. Allah velimizdir. Hepimizi de tüm hayırlarda başarılı kılsın. Allah’tan yardım isteyin, sabredin. Allah’ın arzı geniştir ve istediğini arzında mirasçı kılar. Güzel akibet ise sakınanlar içindir. Allah mevlamız ve mevlanızdır ki o ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır!
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Sizi seven kardeşiniz Ebû Yahya el-Lîbî

29 Zilkade 1432 (hicri).

 

Kaynak : İslam Dünyası Dergisi 9 . sayısı

BU HABERLER DE VAR!

Doğu Türkistan’da bıçaklı saldırı 5 ölü, 5 yaralı.

Doğu Türkistan’da bıçaklı saldırıya uğrayan 10 kişiden 5’inin öldüğü bildirildi. Hotan vilayetinin Pişan kasabasında bıçaklı 3 …

Türkistan İslam Cemaati Mücahidi; Ebu Muhammed (Rahimehullah)’ın Hayatı

Türkistan İslam cemaatinin Genel Emiri Abdullah Mansur’un kaleminden Allahu Azze ve Celle yüce kitabında şöyle buyuruyor: …

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com