Dr. İyad Kuneybî: Maslahat ve Mefsede Meselesini Uygulamadaki Denge

Dr. İyad Kuneybî: Maslahat ve Mefsede Meselesini Uygulamadaki Denge

-TAVİZ FIKHI-

2.Vaaz 1. Bölüm

Maslahat ve Mefsedet Kaidesini Uygulamadaki Denge

Hutbetul hace..

Hatırladığınız gibi geçen hutbemizde büyük zararı küçük zarar ile def etme ve basit bir faydayı daha büyük bir fayda için terk etme kaidesi hakkında konuşmuştuk. Bu kaide maslahat ve mefsedet kaidesi olarakta bilinmektedir.

Sizlere şunu da hatırlatırım: bizlerin bu kaideye olan ihtiyacı sadece menhecler, İslami hareketler ve bazı değişiklikler hakkında yaptığımız konuşmalar ile sınırlı değildir. Bilakis bizlerin bu kaideye olan ihtiyacı günlük hayatımızın her alanındadır.

Bu sebepten dolayı geçen hutbemizin bazı esaslarını sizlere hatırlatıyorum. Birinci esas en büyük maslahat, tevhidin ve tevhidin gerektirdikleridir.

Bir soru soruldu. Soruda diyor ki: “ dediniz ki en büyük maslahat, tevhidin maslahatıdır. Eğer böyleyse Allah Teâlâ ikrah halindeki kullarının küfür kelimesini söylemesine nasıl müsaade etmektedir?”

Değerli kardeşler burada hiçbir şekilde çelişkili bir durum yoktur. Dikkat edin Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “sadece kalbi iman ile dolu olupta ikrah altında olanlar müstesna.” Allah Teâlâ hakiki küfre izin vermemiştir. Yani hakikatte tevhid akidesine zarar verebilecek en ufak bir şeye izin vermemiştir. Bu kişinin nefsinden ezayı def etmek için zahiren ortaya koyduğudur. Yoksa Allah Teâlâ tevhid kelimesi uğruna kan akıtılmasını mubah saymış, kelimeyi tevhidin muhafazası için içerisinde birçok insanın öldüğü cihadı meşru kılmıştır.

Sonra Allah Teâlâ, bu dinin en yüce şiarlardan biri olan ve üzerinde tartışmaya mahal vermediği kendi yolunda cihad ile insanların uğruna dinin esaslarından taviz verdiği diğer maslahatlar arasında bir denge oluşturmuştur.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler”

Yani bu dünyada ki her şey, İnsanların maslahatı için olan dünyevi maddiyatların hepsi. İşte bütün bunlar size Allahtan ve resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyor ise netice olarak Allah’ın koymuş olduğu denge bozulmuş olur. Böylece kişi dünyevi maslahatı dini maslahatın önüne geçirmiş olur.

Ayetin devamında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”

İkinci kaide ise muteber olan maslahat ve mefsedet şer’i naslarla bilinmektedir, akıl ve heva ile değil.

Değerli kardeşler eğer böyle olmasaydı Allah’ın resulleri göndermesinde nasıl bir fayda olabilirdi, kitapların indirilmesinde nasıl bir fayda olabilirdi? Eğer böyle olmasaydı Allah’ın, dine mültezim olan insanlara isabet eden beladan bahsettiği şu sözünde nasıl bir fayda olabilirdi?

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “insanlar iman ettik deyip imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”

Diyorum ki eğer bizler helal ve haram koymayı ve maslahatı öncelemeyi ya da sonraya bırakmayı fikri kaideler doğrultusunda ya da mücerret olarak kendi aklımıza ve nefislerimize bırakmış olsaydık bizler asla ne laikler ile ne de Hıristiyanlar ile ihtilaf etmezdik.

Size 1946 yılında hayatını kaybeden İngiliz tarihçi Harbirt Wilz’in sözlerini kelimesi kelimesine hatırlatırım. İnsan tarihinin alametleri olarak bilinen kitabında şöyle demektedir: “kilisenin davet etmiş olduğu başka bir kelime daha var -bu davete baktığınız zaman gerçekten taviz fıkıhlarının davet ettiği şeye ne kadar benzediğini göreceksiniz-bu davet israfı çok olan ve hikmetten en uzak olan bir davettir. Kilisenin iddia ettiği şey; helal ve haram kılma hakkına sahip olduğudur.” Yani helal kılmayı kendilerinin hakkı görüyorlardı. Bunun manası ise papa’nın bir çok zaman kişisel durumlarda kilisenin kanunlarını bırakabilmesidir. Yani Papa kilisenin halka şart koşmuş olduğu şeyleri kendi maslahatına uygun gördüğü durumlarda kendisi için iptal edebiliyordu. Eğer bizler meselelere aklımız ile yaklaşacak olursak ne laiklerle ne de başka dinlere mensup insanlarla asla ihtilafa düşmeyiz.

Üçüncü kaide ise; şeriatın yasaklamış olduğu şeylerin birçoğun da bazı maslahatların olmasına rağmen Allah Teâlâ bunları haram kılmıştır. İçki ve kumar bunlardandır. İçki satmakta ve kumar oynatmakta maddi maslahatlar bulunmaktadır. Yalancı şahitlikte ise suçlunun kurtulması için bir maslahat bulunmaktadır. Velâkin Allah Teâlâ bu maslahat ile birlikte bunu haram kılmıştır. Mücerret olarak bir şeyde maslahat bulunması ona yaklaşılacağını göstermez. Yine aynı şekilde Allah’ın emretmiş olduğu birçok şeyde kişi için bazı mefsedeler bulunabilir. Velâkin bu mefsede ile birlikte Allah Teâlâ bunu kullarına vacip kılmış olabilir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca”- yani onlara yönelik bir mefsede gerçekleşince –“insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi tutar.”

Bazı insanlar ramazan ayında oruç tutunca bedenen çok zayıflarlar. Şimdi onlarda beliren bu mefsede Allah’ın emrini terk etmeyi gerektirir mi? O halde maslahat ve mefsedet meseleleri tevkifidir.

Geçen hutbemizi peygamber s.a.v hayatından bazı misaller ile bitirmiştik. Vacip olan işler terk edilmez ve aynı şekilde haram olan şeyle de işlenilmez. Resulullah s.a.v maslahat ve mefsedeti değerlendirdi tabi önce Allah sonra Resulü. Putlara sövmenin nehiy edilmesi, peygamber s.a.v Kâbe’nin asıllarına uygun bir şekilde yeniden inşa etme işinden uzak durması, yine aynı şekilde mescide küçük tuvaletini yapan bedevinin terk edilmesini istemesi, ikram etme meselesinde bazı insanları bazılarına tercih etmesi, yemeği namazın önüne geçirmesi gibi misaller bu kaide altında işlenmiştir. Bazıları bu olaylara setti zerai kaidesi açısından yaklaşmıştır. İsimlere takılmaksızın asıl mühim olan ise meselenin doğru bir şekilde zihinlere ulaşmasıdır.

O halde Resulullah s.a.v bu kaideleri hiçbir harama yaklaşmaksızın ve hiçbir şer’i emri terk etmeksizin tatbik etmiştir.

Maslahat ve mefsedet kaidesi üzerine olan sözümüzü beşinci ve son madde ile devam edeceğiz.

Beşinci madde ise maslahat ve mefsedet arasındaki denge Allah subhanehu ve Teâlâ dan tevfiki gerektirmektedir. Bu meselede geçekten çok hassas konular bulunmaktadır. Bu yüzden bu meselede ilim ehline sorular sormaya ihtiyacımız vardır. Aynı şekilde kendi nefsimize de bizim bu uygulamamızın İslam ümmetinde selefi var mıdır, bizden önce bunu böyle yapanlar olmuş mudur diye sormamız gerekmektedir.

Mesela namus ve mal için yapılan savaş. Rasulullah s.a.v şöyle soruldu: eğer bir adam gelirde malımı bende almak isterse ne yapayım? O s.a.v dedi ki: onunla savaş.”

O halde bize malımızı ve namusumuzu mudafa etmek için savaşmak meşru kılındı. Hatta bu savaş kanımızın dökülmesine sebep açsa bile.

Şunu soralım. Malını ve namusunu savunayım derken canından olmak büyük bir mefsede değil midir? Evet, bu bir mefsededir. Ama asıl büyük olan mefsede ise Müslümanların bütün milletler için yem olmasıdır. Asıl büyük mefsede Müslümanlara saldırmak isteyen herkesin onları çobansız bir koyun sürüsü gibi bulmasıdır. Bundan sonra ümmetin canları, namusları ve malları basit bir şekilde telef edilecektir. İşte böyle olmasın diye Hâkim olan Şari ümmetin izzetinin maslahatı için onların değerinin ve heybetinin maslahatı için ümmetten bazı fertlerin kurban olmasına müsaade etmiştir.

Aynı zamanda buna benzemesiyle beraber aynı hükümde olmayan bazı haller vardır. Mesela bir hırsız silahsız yaşlı bir adamın yolunu kesse ya da onun evine girse ve bu adamın malını çalmak istese. Şimdi bu mesele ne ümmetin izzetiyle ne de heybeti ile alakası olmayan bir meseledir. Bu adam tek başına dışarıda ya da tek başına evinde olan birisi ve ona deniliyor ki ya malını vereceksin ya da seni bulunduğun yerde öldüreceğim. Ve bu adam görünen o ki kendi nefsini asla müdafaa edemeyecek bir durumda. Böylesi bir durumda aklı olan biri bu adam malını korumak için o hırsızla savaşmalıdır gerekirse canını vermelidir diyebilir mi?

Mesela bir Müslüman esir alınsa ve bırakılması için bir miktar mal talep edilse diğer bütün Müslümanlara o malı toplamaları vacip olur.

O halde bu tür meseleler dikkatle değerlendirilmesi gereken meselelerdir.

Yine çok dikkatle değerlendirilmesi gereken münkeri nehiy etme meselesinden başka bir örnek ise şöyledir: Rasulullah s.a.v şöyle buyurmaktadır: “Bir Müslümana nefsini zelil bir hale getirmesi yarışmaz.” Dediler ki insan kendi nefsini nasıl zelil etmiş olur? Dedi ki (s.a.v): “insan kaldıramayacağı yükü yüklenirse kendisini zelil bir hale sokmuş olur.” Albani ve başkaları bu hadis için sahih demiştir.

Bazen bizden birileri var olan bir münkeri görür ve kendisinde o münkeri inkâr edecek kuvveti bulur. İşte bu inkârdır. Velâkin bazen de kişi kendi nefsindeki zayıflığı bilir. Hâkim olan Şari kişinin kuvveti ve kudreti oranınca münkeri inkâr etmek için üç mertebeyi meşru kılmıştır. Böyleyken neden sen kendi nefsini sıkıntı duyacağın bir duruma düşürmektesin? Beklide böyle yapmak heybetini, davanın ve Müslümanların heybetini kaybedilmesine yol açacak ve bundan sonrada beklide sen kendi nefsini bile koruyamayacaksın. Beklide size daha önceden görmüş olduğum bir durumu anlatmışımdır. Gençlerden birisi bir kız ve erkeği münasip olmayan bir halde görünce bu münkeri inkâr etmek istedi. Onların yaptıkları bu fiili inkâr etti velâkin bu genç zayıf ve bedeni güçsüz olan bir gençti. Bunun üzerine o kızla münasip olmayan bir halde oturan fasık genç ayağa kalktı ve diğer gence göre çok yapılı ve çok güçlüydü. Bu fasık genç diğer kardeşe sövmeye başladı hatta sövmekte o kadar aşırıya gitti ki izzetli Rabbimize bile dil uzattı. Bu durum karşısında kardeş korkaklık gösterdi ve lafını geri almak zorunda kaldı.

İşte böyle bir halde aslında sen kendi nefsini kendi elinle fitneye atmış oldun. Sen kendi elinle davanın heybetini ve seviyesini düşürdün. İmkânsızlıklar içerisindeyken eğer kişi yapmış olduğu fiilin neticelerine katlanamayacaksa Allah Teâlâ’nın onun için caiz kıldığı mertebelerden daha düşüğü ile yetinmelidir.

İbni Teymiyye fetvalar kitabında şöyle der: “eğer bir kavim bidat içerisinde ya da büyük bir günah üzerindeyse ve bu durumdan nehiy edildiklerinde tekrardan düzeltilemeyecek daha kötü bir hale düşeceklerse ve nehiy edildiklerinde racih olan bir maslahat hâsıl olmayacaksa onlar içerisinde oldukları halden nehiy edilmezler.” Sonra devamla dedi ki: “eğer bu münkeri inkâr etme olayı insanları daha büyük bir günaha sevk edecekse bu caiz kılınmamıştır.

Mesela sabredemediği halde iyiliği emreden bir insan- zayıf bir insan sabredemiyor- iyiliği emretmiş olduğu bir halden dolayı eziyete maruz kalıyor ve sabredemiyor. Bu kişi belki bu sebepten dolayı mescitleri terk edebilir kendisine bu olayı delil getirerek namazı bile terk edebilir. Başına gelen bu olaydan o kadar çok etkilenir ki artık günaha dalmış birisi olu verir. Bu olay sonucu hem imanı hem de dini zayıflar ve bu ne kendisi için nede o iyiliği emrettiği insanlar için hayır olmuş olmaz.

Öyleyse kardeşim senden istenen şey her makam için münasip kelamı seçmendir. Bununla birlikte senden ne münker söylemen nede münker bir iş yapman istenmemektedir.

Günümüzde bazı kardeşlerin uyguladıkları bir yol var ama ben bu yoldan pek hoşlanmamaktayım. Onlar değerli bir âlimi insanların faydalanacağı şeylerden konuşurken ve soruna sebep olacak meseleleri açmaktan da uzak dururken görürler. Bilinen bir şey ki bu tür meselelerden konuşulacak olsa davet kapıları tamamen kapanmakta ve böylesi bir kişinin televizyona çıkmasına da asla müsaade etmezler, derslerinin yayılmasını engellerler ve bu kişinin davet yaptığı şehrin durumu kendisi için kötüleşir.

Şimdi böylesi bir durumda gençlerden biri gidiyor ve şeyhi imtihan ediyor ve diyor ki ben şeyhin akidesini öğrenmek istiyorum. Şeyhe sesleniyor ve diyor ki ey şeyh falan mesele hakkında ne söylüyorsun? Sorduğu meselede gerçekten şeyhi çok sıkıntıya sokacak bir mesele. Beklide şeyhin o meseledeki akidesi tam kuran ve sünnete göre ehlisünnet ve cemaatin akidesi velâkin o ortamda bildiklerini söyleyecek olsa hayrın kapısını Allah’ın dilediği güne kadar kapatmış olacak.

Kardeşim neden kendisinden münker görmediğin insanları bu meselelerle imtihan ediyorsun. Eğer bu insanlar hayırdan konuşuyorlarsa ve hayra çağırıyorlarsa hiçbir faydası olmadığı halde neden bunun altını deşiyorsun. Kardeşler böyle bir şey yapmaya gerek yoktur.

Yine bir ölçü üzere değerlendirilmesi gereken misallerden bir taneside Peygamber s.a.v ‘in Abdullah ibni Ubey ibni Selul’ü nifakın başı olan bu adamı Medine’ye döndüğümüzde izzetli olan zelil olanı oradan çıkartacaktır dediğinde öldürmeme meselesidir. Biz bu konuyu tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır. Bazı âlimler demişlerdir ki İbni Ubey’in söylediği bu söz yeterli sayıda şahit olmadığı için ispat edilememiştir. İlim ehlinden bazısı da Resulullah’ın s.a.v hakkından feragat edip onu affettiklerini söylemiştir. Yani peygamber s.a.v taviz fakihlerinin söylediği gibi Allah’ın şeriatını iptal etmemiştir. Velâkin onu affetmek bu olay için peygamberimize verilmiş bir haktı. Peygamber a.s bu münafıktan kurtulmak ile dinin onurunu koruma altında almak ve Müslümanların arasındaki birliğin maslahatı ve Abdullah ibni Ubey ibni Selul’ün arkadaşlarından zayıf imanlı olanların kalplerini kazanma maslahatı arasında tercih yapmak zorunda kaldı. Umulur ki gün gelir ve onlar kendilerinden bu münafık adamı inkâr ederler.

Örneklerden bir tanesi de Buhari’nin rivayet ettiği Ali ibni Ebi Talib’in şu sözüdür: “insanların anlayabileceği şeyleri onlara anlatın. Allah’ı ve resulünü yalanlatmak mı istiyorsunuz?”

Bazen sahih bir hadis oluyor Buhari ve Müslim’de geçiyor. Bu sahih hadisler bazen insanların kabul etmesi zor olan gaybi şeyler hakkında oluyor. Özellikle bazı insanlarda sabit olmuş bir hadisi kabul etme olayında ve bu hadisin hüccet olmasını kabul etmede derin kavrayış olmuyor. Tarihi olarak sabit olmuş bir hadise itibar etmek gerekmektedir ve o şer’i delillerdendir ve aynı zamanda sünneti muhafaza etmek bu dinin gerektirdiklerindendir ve kuranda buna delalet etmektedir. Böylesine bir hadisi birden bire insanların ekseriyetine sunduğunuzda kabul edebilmesi için derin bir imana sahip olması gerekmektedir. Bu hadisin böylesine sunulması belki ters bir tepki oluşturabilir. Ve bu hadis Rasulullah s.a.v sözü olmasına rağmen yalanlanabilir. İşte bu yüzden bilinen her şey söylenilmek zorunda değildir. İnsanların bu hadisi yalanlamaya düşmesi mefsede olarak onların bu gaybi hadisi duymalarından daha büyüktür.

Verebileceğimiz örneklerden biriside yani tatbik etme açısından bildiğimiz ve gördüğümüz meselelerden biride bazı insanlar gençliklerinde mültezim olmuyorlar ve bu halleri ile yabancı ülkelerden evlilikler yapabiliyorlar. Tabi zaman içerisinde onların kızları ve erkek çocukları oluyor. Sonra babaları kızlar büyüdüğü zaman onların şeri ölçülerde kapanmalarını istiyor. Bu konuda anne ve kızlar babaları gibi düşünmüyorlar ve kapanmak istemiyorlar. İslam da başörtüyü inkâr ediyor musunuz diye sorulduğunda hayır biz kesinlikle inkâr etmiyoruz ama insanlar bize güler diye çekiniyoruz diyorlar.

Bu adam belki öyle bir hale geliyor ki bazen buluğ çağına girdiği halde hale açık olan bu kızı ile birlikte dışarı çıkmak zorunda kalıyor bazen doktora gidiyor bazen resmi evraklar için çıkmak zorunda kalıyor.

Bu adam bu halde kızı ile dışarı çıkmak zorunda kalıyor ama kalbinde Allah’ın da bildiği derin bir üzüntü ve acı hissediyor. Bu gerçekten çok büyük bir mefsede ve zahiren haram ve münker bir iş olarak görünüyor. Velâkin bu adam bunu eğer üstlerine giderse onların mahkemeye ya da konsolosluğa başvurmalarından ve ülkelerine geri dönüp irtidat edip dinlerini komple terk etmelerinden korktuğu için yapıyor.

İşte böylesi bir durumun ölçülü bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü bu adam bu şekilde düşünen birisi değildi. Allahtan isteğimiz böylesi insanların yardımcısı olmasıdır.

Maslahat ve mefsedet açısından tartılacak meselelerden bir örnek daha vermek gerekirse, önceden namaza geç geldiğinden dolayı cemaat ile bazı olaylar yaşayan bir imam. Bu imam cuma günleri Cuma namazı için gusül abdesti almanın vacip olduğuna inanıyor. Bu imam eğer mescide geç kalacak olursa tekrardan cemaat ile arasında bir fitne çıkacağını biliyor. Allah şeri uzaklaştırsın. Böyle bir şey gerçekleştiğinde doğru olan davranış kişinin fitneye sebebiyet vermemesi için vacip olarak gördüğü guslü bırakıp namaz abdesti ile yetinmesidir.

 

Taviz Fıkhı 1. Bölüm

Taviz Fıkhı 2. Bölüm

Taviz Fıkhı 3. Bölüm

Tercüme: Ensar Mescidi

Ümmet-i İslam

BU HABERLER DE VAR!

Türkistan İslam Cemaati’nden Uygurca Neşid : ”Silahımı Bırakmayacağım”

Komünist Çin devletinin kaçarak İslam dinini özgürce yaşabilmek için Suriye’ye hicret eden ve zalim Esed …

Doğu Türkistanlı Yaşlı Adama Çocuklara İzinsiz Kuran-ı Kerim Öğrettiği İçin Meydan Dayağı

  1949’da Çin tarafından işgal edilen Doğu Türkistan’da , kızıl zulümden yaşlılar  dahi paylarına düşeni …

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com